17 Temmuz 2014 Perşembe

ZAMAN ve YOLCULUK Vol: I


Gün içerisinde Bolu’ya gitmekle kalmayıp dönüşte Adapazarı’na da uğrayarak sabah çıkmış olduğum İstanbul’uma geri gelmiş bulunuyorum. Yaptığım 600 km’nin yanına, havanın sıcak olması, yaptığım işin yeterince stresli olması, bir de garantiden hala gelmeyen pili bozuk ve sürekli açılıp kapanan bir cep telefonu eklendiğinde yorgunluğun dereceleri kat kat artmış, gözlerime sayısını bilmediğim kadar perdeler inmiş bir halde… Yatağımın kenarında duran lambamın loş ışığında,  belki de on yaşından daha büyük ama hala taş gibi vantilatörümün serinliğinde bir şeyler yazmaya çalışıyorum. …
Yazının başlığına bakınca “zamanda yolculuk” gibi bir algı yanılmasına kapılıp bu yazıyı okumaya gelmiş olabilirsiniz. Böyleyse şimdiden ümitlerinizi yıkıp müsaadenizle konuma gelişi güzel bir şekilde girmeye çalışayım. 

Zatı âlim küçük bir çocukken çok sessiz ve ortalama bir çocuk yaramazlığında fakat yine her küçük çocuk gibi ortamını bulduğunda kudurmakta üstüne olmayan bir yapıya sahipti. Aslında yaramazlık yapmak çocuk olmanın fıtratında bulunmakla birlikte anne & babası henüz yedi yaşında boşanan bir çocuğun ergenliğe geçmesi biraz zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Sayın okur aman yanlış anlaşılmasın! Burada amacımız yazımıza dramatik bir hava katıp okunurluğumuzu arttırmak değil, sadece şu an bünyemizde bulunan bir takım özelliklerin teee ne zamanlar üzerimize oturduğunu anlatmaktır. Zaten anne & baba bu olaydan 3 sene sonra tekrar evleniyor. (Gerçi ondan sonra tekrar boşanıyorlar ama artık onu boş verin…) 

Annesi ve abisi ile yaşayan o küçük çocuk o zamanlardan sonra sessiz bir şekilde dünyayı kendince izlemeye ve gözlemeye başlar.  Nedense gözlemlemek ve izlemek konuşmaktan daha bir tatlı gelir ve istemsiz olarak her şeyi incelemeye başlar.(Öyle ki şu an otuz küsur yaşında olan yazarın konuşmasındaki basitliğin ve uzun cümleler kurmamasının sebebinin bu olduğu rivayet edilir.  Üniversite de ve iş hayatına girdikten sonra çevresindeki güzel insanlar sayesinde bu özelliği bir nebze kırılmış amma velakin tam olarak giderilememiştir. Ne de olsa “ağaç yaşken eğilir”miş… )

Küçükken her ne kadar kafanız bir karış yukarıda olsa da hayatın acı tecrübeleri yüzünüze bazen öyle tokatlar atar ki!  Oturup yaptığınız gözlemlerin yanına bir de yorumlar katmaya,  hayatı inceden sorgulamaya başlarsınız. En azından bende sistem bu şekilde işlemeye başlamıştı. Yolculuk ile alakalı hatırladığım ilk anılar ilkokul dönemlerime aittir. Henüz anası babası yeni boşanmış bir çocuk olan ben, evi okula yakın olmasına rağmen boşanmadan önce okula servis ile giderken boşanmanın ardından dedemlerin apartmanına taşınmış ve okula buradan gidip gelmeye başlamıştım. Yazımı okuyan yabancı kökenli arkadaşlarımı tenzih ederek, gâvur ölüsü sırt çantam ile her sabah minibüse binip okula gittiğimi belirtmek isterim. Sınıfımda okuyan arkadaşlarımın yürüyerek geldiği okula,  küçük bir çocuk için uzun olacak bir mesafeden minibüs ile balık istifi gibi gelmek hayata karşı bir isyanın fitilini ateşlemiş, pamuk kalpli olması gereken bir çocuğu isyana teşvik etmişti.  İsyan ettin de ne oldu diyenleri duyar gibiyim. Bunu söyleyenler için hiçbir halt olmadığını belirtmek isterim. Öyle ki hayatımın bir iki senesi okula yürüyerek gidip gelebildim. Onun dışında hep uzak olabilecek yerlerde okudum. Hiç pişman değilim ama üniversiteyi bile Eskişehir’de okuyarak isyanın kaderimde hiçbir halt değiştirmediğini görmüş oldum…  

devamı gelecek....   to be continued efenim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder