5 Şubat 2012 Pazar

Kışı Sevmemek, Sevememek....

Şifonyerinin üzerindeki küçük lambayı seviyordu. Lamba yandığında odasına loş, mistik bir hava veriyor ve kendini bu loş ışık altında daha güvende hissediyordu. Açık televizyonuna bakıyor arada birkaç satır bir şey yazmaya çalışıyordu. Pazar akşamları ilkokula başladığı dönemden beri ona hep hüzünlü geliyordu. Aradaki tek fark o zaman pazartesi günleri okula gidiyorken şimdi işe gitmesiydi. İnce bir fark bulunuyordu ama hissedilen his aynıydı. Kısacası cuma akşamı kazanılan o tatil heyecanı Pazar akşamı yerini hüzne bırakıyordu.

Nasıl bir esnaf gün sonunda yapmış olduğu hasılatı hesaplıyorsa, pazar günü olmasından sebep geçeirdiği haftayı bir düşündü. Kazandıklarını, kaybettiklerini, yaptıklarını…. Koca haftayı düşündüğünde aklında sadece birkaç olayın kalmış olmasına şaşırdı. Aslında bunlarında kendince sebepleri vardı. İstemeye istemeye müthiş soğuklarda Ankara’ya gitmiş ve sanki savaşa gitmiş bir savaşçının savaşta almış olduğu yaralar gibi, elleri dudakları çatlamış ve patlamış olarak geri gelmişti. Aslında çatlamış dudakları acımasa, Ankara’ya gittiğinin de farkına varmayacaktı.

Haziran ayında doğmuştu. Soğuğu hiç sevmemişti, sevmeyecekti de… Haziran ayında doğduğu için kendisini sıcak bir insan olarak görüyordu. Kendisini sıcak bir insan gördüğü içinde yazı seviyordu. Sıcak bir insanın, yazın doğmuş birinin kışı sevmesi mümkün müydü? Hayır değildi…

Çevresindeki herkes onun kışı sevmediğini bilirdi. Geçtiğimiz ocak ayında ise; küçükken sevdiği kardan, nefret etti. Normaldi de nefreti! Samsun’dan İstanbul’a geri dönerken 8 saatte gelmesi geren yolu kar ve buzlu yollar yüzünden korka korka 12 saatte gelmişti. Aklına küçükken yaptığı kardan adamlar, üniversitede iken fakülteye inen yokuşta GSF’den aldığı mika kaplamayı kızak olarak kullanıp kayması geldi ama bunlar da yüzüne hafif bir tebessüm katmaktan öteye gitmedi. Yaz çocuğuydu o… Kışı sevmedi hiç sevemeyecekti de…

19 Kasım 2011 Cumartesi

Yatmadan Önce Durum Karalamacası

… yanında olmasa da odanın loş ışığına sığınarak, birasından bir yudum aldı, koltuğa oturdu, yorgunluğuna rağmen yüzüne bir tebessüm yerleşti... Tebessüm bir takım düşünceleri, o birtakım düşünceler ise son bir haftadır yaptıklarını hatırlamasını sağladı. Aslında bu kadar çok yapılan işin birkaç saniye içerisinde gözünün önünden geçmesi onu hem şaşırttı hem de korkuttu. Zaman aslında bu kadar çabuk geçmemeli dedi kendi kendine. Ama sızlanmak yersizdi... Çünkü zaman kimsenin dostu değildi ve kimseye vefa göstermek zorunda da değildi... Ona da bugüne kadar hiç göstermedi ve göstermeyecekti de...

Üzerini çıkarırken dolabın aynasında kendine baktı. Saçları dağınık duruyordu. Eliyle bir iki hamle yaparak saçlarını düzeltmeye çalıştıysa da çok da uğraşmadı. Nede olsa gece olmuştu ve biraz sonra uyuyacaktı. Eskiden olsa nasıl uğraşırdım diye de aklından geçirmedi değil. Uykuluydu. Kelimelerin bu kadar geç dökülmesine de sinirlenip birkaç okkalı küfür sallasa da fazla uzatmadı ve birazda meraktan dolayı yazmaya devam etti. Kim bilir kaç kere zamansız gelen ilham perisine söylenerek yazmayı bırakıp uyumuştu sayısını oda bilmiyordu. Bu sefer pes etmeyecekti ve yazdıklarına sabahleyin bakacaktı. Böylelikle gecenin bir yarısı gelen ilhamların gerçekliğini görme şansı olacaktı.

Gecenin sessizliğini seviyordu. Çünkü o var olan sessizlik bir yerde kendi iç sesini daha rahat duymasını sağlıyordu. Sırf bu sebepten ötürü gece geç saatlere kadar ayakta kaldığında genelde hiç müzik açmıyordu. Açtığında ise kendisini yormayacak şeyler dinlemeyi tercih ediyordu. Yalnızlıktan sıkıldığı zamanlarda ise; çok az kullandığı televizyonunun herhangi bir kanalını açıyor ve evde ses olmasını sağlayarak kendince geçici çözümler bulmaya çalışıyordu.

Bir şeyler yazıyordu ama gözleri de yanmaya yavaş yavaş başlamıştı. Yarın için kısa bir süre olsa da çalışacağını hatırladı yine içinden bir iki küfür etti. Tembellik ederek bu kadar yazmanın kendi için yeterli olduğunu ve aklına daha bir şeyler gelirse yarın ekleyebileceğini düşünerek, yazdıklarına son vermeyi uygun gördü…

26 Eylül 2011 Pazartesi

Yalnızlık, Yaratıcılık...

Eylül’ün devrilmesine birkaç gün kala, İstanbul’da sonbaharın etkisini iyice hissettirmeye başladı şu sıralar. Uzun bir süre sonra bu sabah arabada işe giderken üşüdüğümü fark etmekle birlikte akşam yine bir ay önce pencereleri açık, vantilatörlü oturduğum salonumda tüm pencerelerim kapalı olmasına rağmen şort ve tişört ile oturan bu satırların sahibi üşüme sınırında gidip geliyor.
Uzun zamandır tekrardan yazmak istiyordum aslında… Kaç kere denemeye çalıştım, yarıda bıraktım. Bir şeyler illaki engel oldu. Ev tadilatı, abimin evliliği, yurt dışından gelen misafirler, iş yoğunluğu vs.ler derken sanırım algım şaştı ve zaman kavramımı yitirdim. İnanır mısınız Eylül ayının içerisinde olduğumuz bu zamanda geriye doğru baktığımda, geride bıraktığım zaman için aslında tonlarca şey söyleyebilecek olmama rağmen, zamanın nasıl geçtiği, hatta bu aya ne zaman geldiğimiz konusunda da söyleyeceklerim birkaç satırdan fazlası değil. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi insana oldukça korkutucu geliyor düşününce… Farkına varmadan yitip gitmesi… Gün içerisinde, iş ve ev arasında gidip gelen çizgide bunun farkına pek varmıyor insan; ancak eve gelip ayaklarınızı uzattığınız yalnız kaldığınızda bir şeylerin değerini daha iyi anlıyorsunuz. Yalnızlığın zamanı az da olsa durduğunu fark ediyorsunuz.
Çevremdeki çoğu insanı korkutan yalnızlık, zamanı durdurmanın dışında neden bana bu kadar huzur verir diye düşündüğümde sanırım şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki(her ne kadar bende bazı şeyler de yalnız olmak istemesem de) bugüne kadar yaptığım en iyi şeyleri aslında yalnız olarak yapmamdır. Çektiğim en güzel fotoğraflar, üniversitede hazırladığım tezler, yaptığım güzel yemekler, aklıma şu an gelmeyen ve üstesinden geldiğim pek çok şey… Bu yazıyı okuyan herkesin de üç aşağı bir yukarı aynı hislere sahip olduğunu düşünüyorum. Yalnız olmak istememize rağmen; aslında en başarılı ve yaratıcı olduğumuz zamanlar genel de yalnız kaldığımız zamanlar… Tabi bunu istisna olduğu durumlar kendim için de yok değil aslında! Tam olarak kanıtlama fırsatım olmasa da! Özellikle alkol aldığım zamanlar da çakır keyif olduğum için; çok yorgun olduğum zamanlar da kıçımı kaldırıp not edemediğim için nerden geldiğini bilmediğim ama son derece yaratıcı olduğunu düşündüğüm fikirlerimi sabah uyandığımda tamamen unutuyorum(Bunun da herkesin başına geldiğini düşünüyorum : ) ). Otuz yaşıma kadar buna bir çözüm bulamamakla birlikte bu konuda yardımı olabilecek herkesin yardımlarını bekliyorum.

Teşekkürler...
Anıl

23 Kasım 2010 Salı

Sobalar yanıyor Bacalar tütüyor Kuşlar göçüyor Kış geliyor...

Yağmurun ıslık çalan rüzgarla birlikte evimin pencerelerini dövdüğü şu saatlerde, yarın erkenden kalkıp Gölcük’e gidecek olmama rağmen; bir şeyler yazmak adına oturmuş, ne zaman biteceğini bilmediğim bloğumu yazmaya başladım. En son ne zaman yazdığımı bile bilmiyorum. Arada biraz boşluk bıraktık ama bıraktığımız bu boşluğu yine istemesek de yaşanmışlıkla doldurduk hatta taşırdık, yeni şeyler yazmamızı sağlayacak pek çok şey yaşadık... Tabii ki bunlardan madde madde bahsedecek değilim. Eğer ilerde tembellik etmeyim bilmem kaç aydır yazmadığım bloğumu düzenli olarak yazmaya başlarsam eminim bunlardan da bahsedeceğim...

Rüzgarın olayı biraz abartıp, kapıyı pencereyi zorlaması şu aşamada yazdıklarımı etkileyecek gibi dursa da kendimi tamamiyle dış etkenlere kapamaya çalıştığımı belirtmek isterim... Rüzgarın olayı kişiselleştirerek benim bu tüm takmama çabalarımı ortadan kaldırmaya çalışmasını bir kenara koyarak ve üzülerek artık kışın yavaş yavaş kapıda olduğunu belirtmek istiyorum. İster Persophene’nin annesi Demeter’in yanından kocası Hades’in yanına gittiğini düşünün isterseniz de olaya bilimsel açıdan yaklaşarak güneş ışınlarının yengeç dönencesine doğru yavaş yavaş kaydığını düşünün ama kış geliyor... Yazlıklarınızı yavaş yavaş kaldırarak, kışlıklarınızla değiştirmeye hazırlanın, botlarınızı vs.nizi çıkarın ve benim yaptığım gibi soğuk bira kesinlikle içmeyin. Siz belki bayram tatilinin esiri olmuş bir şekilde hiç bir şeyin farkında değildiniz ama geçtiğimiz Cuma gecesi içtiğim biralar ve yediğim soğuk sayesinde kışın gelmekte olduğunu çok önceden fark etmiştim. Fark etmiştim de bir faydası oldu mu diye sorarsanız... Kesinlikle hiçbir bok olmadı... O günden beri yamuk bir şekilde, hafif baş ağrılı, burnumun iki tarafı kapalı ve bol bol baş dönmeli bir şekilde geçiriyorum... muhafazakar kesimden gelen alkolle ilgili eleştirileri bir kenara bırakarak sıcak havalar gelene kadar biranın yerine votka ya da sıcak şarap filen içilmesini tavsiye ediyorum...

Uzun aradan sonra yazılan bloğun kısası makbulmüş... Soğuk geçecek gibi gözüken bu önümüzdeki kış günlerinde zamanımın çoğunu evde geçirip bol bol bir şeyler yazacağımı düşünürken; şimdilik veda ediyorum...

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkürler...

23 Nisan 2010 Cuma

Karıncalar ve Sanat

Ay sonuna doğru, nihayet nisan ayı ile alakalı, bloğuma yazmaya başladım. Aslında çok önceden ne yazacağımı kafamda belirlemekle birlikte tembellik ve üşengeçliğin bir sonucu olarak bunu da bayağı bir erteledik… Fena da olmadı, yazacaklarımızın dışında bir şeyler de eklemiş olduk.

Demeter’in Persophene’ye kavuşmasından mütevellit baharın gelmesiyle birlikte, kör olmayan ve biraz gözlem yapabilen her insanın fark edebileceği üzere; doğa tekrar uyanmaya başladı. Ağaçlar çiçek açmaya, leylekler ve kırlangıçlar tepelerimizde uçmaya başladı. Tamam, itiraf ediyorum henüz İstanbul’da leylek, kırlangıç vs. henüz görmedim ama her bahar olan ve olacak şeyler yüzünden birbirimizi kırmaya gerek yok değil mi! Bu sene ben de baharı ev içinde erken hissetmeye başladım. Evim henüz adam akıllı ısınmadı; ancak bir anda nerden çıktığını bilmediğim bir karınca kolonisi ile yaşamaya başladım. Eksik olmasınlar, mutfakta, salonda, tuvalette nerdeyse her yerdeler ve beni yalnız bırakmıyorlar. Kahve içiyoruz, yemek yiyoruz… Yeri geliyor onlar beni, yeri geliyor ben onları görmezden geliyorum… Güzel komün bir hayat yaşıyoruz…

Bundan birkaç hafta sevdiğim bir arkadaşımın ricası ile küçük, seyircisi az olan bir tiyatro grubu için küçük bir etkinlik yaptık. Biz bile günlük hayatta sevdiklerimizden yaptıklarımızla alakalı güzel şeyler duyduğumuzda seviniyorsak, sahne performansları sergileyenler için seyirci alkışının ne kadar motive edici ve itici bir güç olabileceğini tahmin etmek zor değil. Tabii ki bizim içinde ne olursa olsun sanatçıyı alkışlamak çok zor değil; lakin burada ince bir ayrım, her zaman sorulan klişe bir soru ortaya çıkıyor: Sanat kimin içindir? Yaştan ötürü müdür yoksa anlamadığım şeyler ile alakalı bilinçaltımda başka bir şeyler mi vardır bunun izahatını tam olarak size verememekle birlikte; sanatın halk için olduğunun artık ateşli bir savunucusuyum. Ayrıca bir tiyatro oyununa, bu camiadan olan biriyle de gitmeyeceğim konusunda kendime de söz veriyorum. Oyunu seyrederken ben acıdan ciddi anlamda kıvrım kıvrım kıvrılırken yanımda tiyatro eğitimi alan arkadaşımın oyunu gülerek seyretmesi inanın çok boktan bir duygu. Siz bir şeyler yakalamaya çalışırken, çevrenizde bu camiadan olan insanların kahkahalar atmasının ise gerçekten tarifi yok!

İsim, cisim, detay vererek insanları rencide etmek, kötülemek gibi bir amacım olmadığını eminim sezmişsinizdir. Neticede sanat dediğimiz şey de göreceli bir şeydir kabul ediyorum; lakin genel birtakım doğrularında olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bu konuyla alakalı olarak en son şunu diyebilirim “Sanatsal Ürünler” geniş kitlelere ulaşabildiği, onlara bir şey katabildiği sürece değerlidir!

Evet fark ettiğiniz gibi oyundan hiçbir şey anlamadım...

Herkese Sevgiler…

Mayıs’ta tekrar görüşmek üzere…

1 Mart 2010 Pazartesi

Hastalık, Soğuk vs...

Ateşli, şiddetli baş ağrılı bir pazarın ardından, halsiz ve başdönmeli bir duruma terfi etmenin mutluluğuyla arada bir kalkıp dolanma isteğime rağmen yine yatağımda buluyorum kendimi. Oysaki cumartesi günü nasıl da hevesle çıkmıştım dışarıya… Kabul ediyorum, tamam biraz üşümüştüm akşam; ama herkes taksime giderken ben eve doğru dönüyordum… Bu yüzden pazar keyfi bu şekilde azaba dönüşmemeliydi sanki…

Soğuktan bildim bileli nefret etmekle beraber kendisiyle ilgili ilk ciddi deneyimlerimi üniversiteye başladığım 1999 yılında kazanmaya başladım. O zamana kadar İstanbul’da eksili dereceleri fazla görmemiş bendeniz, bir anda Eskişehir’de eksi on beşleri görmekle birlikte ne yapacağını şaşırmış durumda kat kat giyinmeye başlayarak yaşamaya çalışıyordum. Çalışmakla birlikte ilk psikolojik yenilgimi de aynı yıl içerisinde aldım. Ramazan olduğunu hatırladığım 2000 yılının kış ayları içerisinde bir gece İstanbul’dan Eskişehir’e dönerken şu anda hala oturmuş olduğum Pendik’te erken gelen trene yetişme çabalarım sonucunda, sırtımdaki çantalarla attığım depardan dolayı terden sırılsıklam olduğumu hala unutamam. Trene bindiğimde nedense üzerimi değiştirmek yerine kaloriferin yanında bulunan sıcak koltuğumda misler gibi uyumayı tercih etmem bir yerde benim için sonun başlangıcı olmuş, hayatımda soğuğa karşı ilk ama belki de en büyük golü yememi sağlamıştı. Şu sıralar İstanbul-Ankara arası çalışan trenler biraz bakımdan geçirilmişse de o zamanlar Başkent ekspresi dışında adam akıllı da tren bulunmuyordu. Kalorifer dediğimiz şeyinde bir ayarı bulunmadığı içinde yandığı zaman hamamdan daha beter sıcak, yanmadığı zaman ise buzhane gibi soğuk bir vagonla yolculuk yapabiliyordunuz. Şansıma yanan bir kalorifer denk gelmekle birlikte 5 saat süren yolculuğumun sonunda uykulu ve yine terden sırılsıklam olmuş bir halde yolculuğu tamamladım. Trenden indiğimde başta aslında her şey çok iyi olmakla birlikte birkaç adım sonra soğuğun içime işlediğini birkaç metre sonra ise zangır zangır titrediğimi anımsarken, kendimi yurda nasıl atıp, odamdaki kalorifer peteğime yapışmış bir şekilde çömelmiş oturduğumu kesinlikle hatırlamıyorum. Aslında kaldığım yurt da Eskişehir Gar’ına 60 bilemedin 70 m. uzaklıkta olmasına rağmen 60 – 70 m. mesafenin benim için bu kadar uzun olabileceğine ömrü hayatımda inanmazdım. İlk yıl böyle tecrübeler yaşamak psikolojik anlamda yenilgi tattırmışsa da Eskişehir’de kaldığım 6 yıl boyunca bu tarz benzer bir şey yaşamamış olmam bir yerde sanırım o cephede savaşı benim kazandığımı gösteriyor… Soğukla ilgili son söyleyeceklerim yılda bir iki kere kar görüp soğuğa karşı sempati duyanlara: Kardeşim soğuk kötü bir şeydir. Hasta yapar, yataklara düşürür (beni düşürdüğü gibi)... Alın aklınızı başınıza bir iki kar tanesinin esiri olmayın gerçek kar kar kürelerinde gördüklerinize benzemez! Asıl olan güneş, deniz ve kumsaldır…

Karaköy’den vapurla karşıya geçerken gözlerim bir dışarıdaki manzaraya bir pencerenin camından yansıyan ve karşımda oturan iki teyze ile çocukları ile oturan bir babaya kayıp duruyordu. Normalde her türlü vasıtalı yolculuklarda kitap okumama rağmen keyifsiz olduğum için bu seferlik biraz kaçamak yapmak isteyerek etrafımdaki insanları dinliyordum. Konuşmalarından İstanbul’da yaşamadıklarını anladığım teyzeler durmadan İstanbul’dan bahsederken; temiz uzun saçları ve sakalıyla -normal bir baba görüntüsünden son derece uzak ama ileride olmak istediğim tip de olan- baba ellerindeki playstationun paylaşımı yüzünden sürekli birbiriyle didişen çocuklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Neyse ki büyük olan kız bir süre sonra çantasındaki kitabını çıkararak okumaya başlayarak karmaşaya bir son verdi ve biraz huzura erdik.

Akşam eve geldiğimde abimle birlikte oturup birkaç maç seyredip şarap içtim. Şarap soğuk yediğimi hissetmeme mi sağladı ya da üzerimde hastalığın şiddetini arttırıcı bir etkiye mi yol açtı tam olarak bilmiyorum. Tek hatırladığım yattıktan sonra gecenin bir türlü bitmeyişi ve sanki kafamın arkasına yaş odunla vurmuşlar gibi bir baş ağrısı idi… Siz siz olun bu garip gibi kanmayın havalara.. Sıkı giyinin…

Okuduğunuz için teşekkürler…

Sevgiler…

5 Şubat 2010 Cuma

Çizgi Roman, Mitoloji vs....

Normalde belki sızmam gerekiyor şu halimle... Gecenin bir yarısı şu gece lambamdan çıkan loş ışıkta karnım deli gibi şiş, alkollü ve uykulu bir haldeyken beni bunları neler yazmaya itti bilmiyorum ama bu şekilde bir şeyler karalamanın da son derece keyifli bir şey olduğunu söylemem kesinlikle gerekiyor.

Yaşlandım kuşak çatışması yaşamaya başladım da mı böyle hissediyorum bilmiyorum ama nedense kendimi şimdiki nesilden kat kat şanslı hissediyorum. Gerek henüz asfalt girmemiş çamurlu yollarda oynadığımız oyunlar, gerek izlediğimiz çizgi filmler hatta okuduğumuz çizgi romanlar yüzünden... Nerden buldu da aldı; kim söyledi bilmiyorum ama adam akıllı ilk çizgi romanı abim sayesinde okuduğumu itiraf etmem gerekiyor. 80'li yılların sonunda Milliyet gazetesi o zamanlar her hafta Red Kit'in saman kağıdına basılı çizgi romanlarını veriyordu. Red Kit keyifle okunuyordu; ama içimizde henüz bir şeyleri ateşlememişti. Sonra nasıl oldu bilmiyorum. Az önce de bahsettiğim gibi abim bir yerlerden Süpermen ve Örümcek Adam diye iki tane garip şeyin olduğu dergiler almaya başladı. Şimdi düşününce daha o zamanlarda da bile muhafazakâr bir yapıya sahip olduğumu hatırlıyorum. İlk başta "Ulan bunlar ne böyle!" diyerek ilk başta göz ucuyla baktığım adam gibi okumadığım şeyler daha sonra içimdeki bir şeyleri ateşledi ve deli gibi Örümcek Adam ve Süpermen okumaya başladım. Düşünsenize şimdi ,7-8 yaşındasınız. İki tane adam çıkıyor karşınıza biri duvarda yürüyor, diğeri uçuyor… Daha ne olsun! İkisi de o yaştaki tüm hayal gücünüze hükmediyor. Duvarlarda yürümeye, uçmaya çalışıyorsunuz maalesef bir halt olmuyor… Bunların ikisini mukayese ettiğimde Örümcek Adam’ı daha çok seviyordum. Süpermen’in zaten uzaylı olduğunu biliyoruz; ama Örümcek Adam ile karşılaştırdığımda daha bir robot gibi geliyor. Sanki hisleri yokmuş gibi. Oysaki bakıyorsun Örümcek Adam’a ,kahraman neticede hopluyor, zıplıyor, duvara tırmanıyor, örümcek hisleri var ama kusurları da var… Bir yerde bizim gibi normal insan…. Bu yüzden biraz daha yakın buluyordum kendime ve daha da çok seviyordum… O zamanlar Bilka Yayınları tarafından her iki haftada bir çıkarılan Örümcek Adam’ın yanlış hatırlamıyorsam 70’li sayılardan 270 ya da 280’lere kadar olan serisi elimizde mevcuttu. Bunların büyük bir kısmı zaman içerisinde babam tarafından ders çalışmamız için telef edilmiş olsa da o yıllardan kalma sayılar hala elimizde mevcut… Zaman geçip büyümeye başladıkça bahsetmiş olduğum iki kahramanın arasına Tommiks, Ten Ten Teksas, Kaptan Swing, Zagor ve Conan eklendi. Tommiks biraz çocuksu kıl bir tipe sahip olduğu için pek sevmiyordum. Oysaki Teksas ( yani namı değer Çelik Blek), Zagor ile Conan biraz daha maço tipli adam gibi kahramanlardı. Zaten çocuk olduğumuz ve büyüme hevesinde olduğumuz için beklentilere biraz daha cevap veriyorlardı.

90’lı yılların ortasında hiç beklenmedik X Men denen birtakım adamlar ortaya çıktı. Daha önceden aslında bilgisayar oyunlarından falan az çok adını duymuştuk. Çizgi romanı da çıkınca dayanamadık, aldık, okuduk, hastası olduk. Yanlış hatırlamıyorsam on küsur sayı yayınlandı ama az da olsa samimi olalım ,zaten buhranlı gecen o lise dönemlerinin birazında kafamızı dağıtmamızı sağlamıştı. Her şeyden önce o zamana kadar görmediğimiz tarzda farklı karakterler ve çizimleri vardı. Buda zaten yetip artıyordu.

2000’li yıllarda Pokemon denen illet çıktıktan ve yaygınlaşmaya başladıktan sonra bu çizgi romanlarında çizimlerinde birtakım değişiklikler olmaya başladı. O zamana kadar sert hatlar ile çizilen çizgi romanlarında hatlarında anlam veremediğim bir yuvarlaklaşma olmaya başladı. Bütün çizgi romanları pokemon gibi çizmeye başladılar!!! Düşünsenize bir çocukluğunuzun kahramanları Örümcek Adam ve X Menleri pokemon gibi çizmeye başladılar. Ne oldu daha sonra? Beklenen şey gerçekleşti ve bunların hepsinden soğuduk. Daha doğrusu soğuttular… Kıskançlık mı dersiniz onu da bilmiyorum; ancak daha önceden Wolverine dediğimizde milletin aklına sadece bot gelirken bir anda herkes X Men’ci Örümcek Adam’cı kesilmeye başladı. Pardon Örümcek Adam’da değil Spiderman!!!

Üniversiteye başladığımda daha önceden keşfetmediğim bir şeyle mitoloji ile tanıştım. Bir yerde herkesin zorunlu olarak öğrenmesi gereken her şey, küçüklükten gelme çizgi roman alışkanlığım sayesinde benim için bir zevkti. Azra Erhat’ın çevirdiği Ilyada ve Odysseia çatır çatır okuyup, tanrıların, kahramanların soy kütüklerini bile çıkardığımı hatırlıyorum. Hala pek çoğu aklımda olan bu mitolojik hikayeler sayesinde, şu anda bile arada sırada insanlara bir şeyler anlatarak onların kafalarında entel bir görüntü sahibi gibi duruyorsak da aslında bu işin kaymağını üniversite boyunca yedim. Yıllar boyunca mitolojik filmler yapılmasını bekledim ve Brad Pitt’in oynadığı Troya çekildi. Çevremde ki çoğu insan bayılsa da ben filmi çok sevmedim. Hem içinde tanrılara mitolojik kahramanlara yönelik fazla bir şey olmaması, hem de kendimi Anadolulu gördüğüm ve doğal olarak tarafını tuttuğum Hektor’un ölmesi bende bir antipati oluşturdu. İlyada’nın kitabını okuduğunuzda nefret edeceğiniz Hektor’u filmde öyle bir yapmışlar ki zaten sevmemek de pek mümkün değil.. İyi evlat, iyi eş, aile babası, kardeş… Akhilleus’a baktığınızda ise tam tersi!!! -Askere gitmeden evvel aldığım çakma Casio saatin alarmı gecenin sessizliğinde saat tam 01.30 da odamda yankılanırken, hala bu saatin pilinin nasıl bitmemiş olmamasına şaşırıyorum. 2 sene önce bunun alarmını bir nöbete gitmeden evvel kurmuştum o zamandan beri her gece alarmın çalıp, pilin bitmemesi oldukça enteresan geliyor… Halbuki bizde neler tükendi bitti!!! - Velhasıl konuyu da fazla değiştirmeden benim gibi mitoloji sevenler için yeni bir filmin gelmekte olduğunu müjdeleyelim… Titanların Savaşı ( Clash of the Titans) Nisan ayında vizyona girecek. Her filminde hayranlıkla izlediğimiz ama ölmesin diye de dua ettiğimiz Liam Neeson bu filmde Zeus’u oynadığı için nihayet bir filmde ölmemiş olacak… Filmin diğer oyuncularını saymıyorum ama aranızda meraklı olanlar varsa aşağıdaki linkten oyunculara ve filmin konusuna bakabilir… Çok uzattığım için onlara değinmiyorum….

http://beyazperde.mynet.com/film/5041/ayekrsivyeni/Titanlarin-Savasi

Güç Sizinle Olsun…