17 Aralık 2014 Çarşamba

ANAFOD'da İnsana Dair Fotoğraf Sunumu ve Söyleşisi


Dün kurucusu olduğum ANAFOD ( İstanbul Anadolu Yakası Fotoğraf Dostları) derneğinde, üyelerinde yoğun katılımıyla çok güzel bir sunum gerçekleştirmiş oldum. Doğrusunu söylemek gerekirse akşama kadar kafamda izleyici sayısı ile alakalı bir merak durumu söz konusuydu. Sunum esnasında salonda yer kalmaması ve bazı izleyicilerin ayakta gösteriyi izlemesi, gururumuzu okşamadı derse yalan söylemiş oluruz.

Hazırlanan Sunum Afişi
  Gelemeyenler için tekrar belirtmek isterim: Sunum öncesindeki konuşmada da belirttiğim üzere; sunumun isminin “İnsana Dair” olmasının yegâne sebebi şahsımın içinde insan ya da insan unsuru olmayan kareleri pek çekmeye yeltenmemesiyle alakalıdır.  Bununla birlikte içerik içerisinde bulunan fotoğraflar, sokak fotoğraflarından oluşmaktadır ve bir proje çerçevesinde çekilmemiştir. 
 
Gelemeyenler ya da sunumu tekrardan izlemek isteyenler için aşağıda sunumu paylaşıyorum. Bunun dışında kişisel olarak gelebilecek sorularınız için aniltameryilmaz@gmail.com ‘a mail atabilirsiniz.



 Son olarak sunumuma gelerek beni yalnız bırakmayan ANAFOD üyelerine ve dostlarıma teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunarken, aşağıda da sunum ile ilgili birkaç fotoğrafı paylaşmak isterim.  

Sunum Sonrası Söyleşi

Sunum Sonrası Söyleşi

Seval Danışman'dan Teşekkür Belgesi


Sunum Sonrası Selfiesi







24 Kasım 2014 Pazartesi

Kınık Köyü


23 Kasım 2014 Pazar günü kurucularından olduğum ANAFOD ( İstanbul Anadolu Yakası Fotoğraf Dostları ) ile birlikte Bilecik’in Pazaryeri ilçesine bağlı olan Kınık Köyü’nü fotoğraflamaya gittik.  

Köy el yapımı seramikleri ile ülke genelinde bir üne sahip olmakla birlikte, bu ününü 20. Yüzyılın başında Bulgaristan’dan göçen Şakir Ağaya borçluymuş. Şakir Ağa sayesinde seramik yapımı ile tanışan köy halkı yüz yıldan fazla süredir bu sanatı gerçekleştirmekteymiş.  Seramik yapımı ile çok teknik bilgi vermek istememekle birlikte, köyde yaşayan erkekler ile kadınlar arasında bir iş paylaşımının olduğunu belirtebilirim.  Erkekler daha çok seramik yapımı ile uğraşırken, kadınlar bu seramiklerin boyanması ve süslenmesi işini üstlenmiş durumdalar.  Atölyelere bağlı olan hediyelik eşya dükkânlarında her türlü kap satılıyor. Aldığımız bilgilere göre en çok talebi kumbara, mumluk ve şamdan tarzı ürünler görüyor; fakat bazı atölyelerde yaptığımı gözlemlerde özel siparişlerin geldiğini de öğrendim. Öyle ki bazı ustalar ile yaptığım sohbetlerde müzelere özel ürünler yaptıkların gördüm. 
Osman Usta seramik kapları yaparken, karısı yapılan kapları boyuyor.

Gezi her grup gezisinde olduğu gibi kalabalık sayılar ile yapılması ve kış olmasından mütevellit güneşin erken batması gibi fotoğraf çekimi için bir takım dezavantajlara sahipti. Ancak kendi açımdan şunu da belirtmek gerekiyor bu tarz gezilerin tarafımca en önemli getirisi sonraki çekimler için gerekli keşiflerin yapılmasını sağlamasıdır.  Atölyelerdeki ustalar fotoğraf çekimi konusunda (muhtemelen giden fotoğraf grupları sayesinde) oldukça profesyonelleşmiş. Hatta siz bazen neden bu kadar rahatlar diye gerilebiliyorsunuz! Bununla birlikte atölyelerde fotoğraf çekicem diye zücaciye dükkânına girmiş fil gibi davranırsanız, o pamuk gibi olan insanların istemediğiniz hallerini de görebiliyorsunuz. Günün uzun olduğu yaz aylarında, fazla kalabalık sayılar olmadan (ustalar ile daha rahat iletişime geçebilmeniz ve gerekirse çekim için gerekli tesisatı kurmanız için)  köyü ziyaret etmeniz daha faydalı olacaktır.  

Nazif Usta çalışıyor...


Sokak Fotoğrafı çeken ya da ilgi duyanlar için köyün basit görünümlü sokak ve renkli evlerinin de aynı zamanda güzel kareler verebileceğini söyleyebilirim. 

Köyün renkli evlerinden biri...

Köyün sokaklarından biri...

 Unutmadan bu güzel geziyi düzenleyerek Kınık’ı keşfetmemizi sağlayan İnci Çelik ve İlknur Turan Atlı’ya ayrıca teşekkürlerimi sunmak isterim…

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Alma Mazlumun Ahını...


“Gecenin on birinde uykusuz gözler, üç gündür iş seyahatinde olmanın verdiği yorgunluk ve salondaki diğer yüz küsur kişi ile birlikte rötar yapan uçak için derin derin küfürler ediyordu.  Karma ya da benzeri bir şey olup olmadığını her zaman sorgulamıştı. Çevresinde buna inanan insanlar vardı, o hiçbir zaman inanmamıştı ama inananlara da neden inanıyorsun diye hiç sormamıştı. Nihayetinde insanların şu kısacık hayatlarında inanmak istediği, anlam vermek istediği bir şeyler vardı.  Mutluluğu neyle yakalıyorsa insanlar ona inanmalıydı. İster biraya, ister bir dine, ister karmaya...”  

Sevgili okuyucu dediğimiz gibi karma vb. bu tarz şeylere çok inanmayan bir insan olarak,  yine de insanın hayatında yaptığı iyiliklerin ya da kötülüklerin illaki bir gün kendisine dönüş yapacağına inanan bir düşünce yapısına sahibimdir. Uçak rötarının vesile olduğu bu yazıya başlamadan yarım saat evvel,  üç günlük iş gezim nihayet sona ermiş ve bildiğim tüm dinlerde günah olan kibir’in üzerimde oynayacağı oyunlardan bihaber bir şekilde Gaziantep havalimanına gelmiştim. Biraz yorgunluktan biraz da gereksiz bir şekilde uçağa geç kalacağım evhamından, araç kiralama firması personellerine ergen insan tribi atmıştım (Lütfen hemen ayıplamayalım sevgili okuyucu, nihayetinde bizde etten kemikten bir insanız, tanrısal güçlerimiz, sabrımız bulunmuyor. Hem zaten insanı olgunlaştıran yaptığı hatalardan çıkardığı dersler değil midir? ). Sizde var mıdır bilmiyorum ama enteresan bir şekilde yaşamım boyunca ne zaman hata yaptığımı hissetsem bu durum hayatıma hemen olumsuz olarak yansımaktadır.  Yediğim bu bokun bana geri dönmesi, her zamanki gibi çok uzun sürmedi ve nerdeyse koşa koşa girdiğim hava alanında uçağımın bir saatten fazla rötar yapacağını öğrenerek kıçımın üzerine bir güzel oturdum.

Sayın okur durumu mantık süzgecinden geçirdiğinizde İstanbul’da kaç gündür yağmur, fırtına, hortum ve bilmem ne olmasının uçuşları etkileyebileceğini düşünüyorsunuz. Yine de hava alanında benimle birlikte uçak bekleyenlerin basit bir trip atma ve kibir gösterisi yüzünden uçağa binemediğini düşünmek enteresan bir suçluluk duygusu hissetmesine sebep oluyor. Tamam, şimdi dünya tarihindeki bazı kişiliklerin insanların kaderleriyle nasıl oynadıklarını hepimiz biliyoruz. Hatta günümüzde, ülkemizde ve dünyada bazı insanların toplumların nasıl kaderleriyle oynadıklarını da hepimiz görüyoruz. Öyleyse basit insansı bir tavır ile ortaya çıkan kötü enerjimin,  toplum üzerinde olumsuz bir etki yaratabilme ihtimalini niye göz ardı edelim ki!  Aslında edelim ya da etmeyelim yine de bu durum aramızda küçük bir sır olarak kalsın e mi? Araç kiralama personeline yaptığım şeyden sonra uçağın kalkış saatinde rötar oluyorsa, bu kadar insanın ahını aldığım için ölene kadar iki yakam bir araya gelmeyebilir… 

Kıssadan hisse: Sevgili okuyucu siz siz olun kibrininize, hırslarınıza yenik düşüp masum insanların ahını almayın. Ne kadar sürede olur bilmiyorum; ama illaki bu durum bir yerde sizin aleyhinize sonuçlanıyor… 

Ben ettim, siz etmeyin… 

Hürmetler…

1 Ağustos 2014 Cuma

Tecrübe ve Bayram Tatili..



Bayram tatilinin son günü annesinin yemek yapmak için kavurduğu soğanın sesinin verdiği ilham ile birlikte bir şeyler yazmaya başladı. Yarım saat önce abisinin verdiği ıvır zıvır siparişleri dışarıdan almak için çıkmış, kendi evinin alış verişini de bu vesileyle tamamlamıştı.  Sevgili okur “İstanbul’a nazaran burada sebze meyve daha taze, zeytinyağı ise şahane, o yüzden… “ diye devam etmeyeceğim. Korkmayın! Maksadımız iyi aile bireyi olmanın ne kadar zor olduğunu dile getirmek ve kendiniz için yapmayacağınız şeyleri sevdikleriniz için zorlanmadan yaptığınızı bu öğretici hayat dersleri içeren yazıda belirtmektir.  

Geçen hafta cumartesi günü gelmiş olduğum Akçay’daki molam bugün sona eriyor. Öğleden sonra iş ile ilgili birkaç yapmam gereken şeyin ardından tekrardan yola çıkacağım. Arabamın klimasının bozulmasının yanına bir de bugün sıcaklık rekoru kırılacağının söylenmesi kafamızda yolculuğumuz ile ilgili bir takım soru işaretleri ortaya çıkarsa da;  arkeoloji okumuş ve elli derecenin üzerinde sıcaklıklarda, ağaç gölgesi bile olmayan yerlerde kazılarda bulunmuş birine bunlar koymaz diyerek kendimi teselli etmeye çalışacağım… 

Altı günlük tatilin üç günü işler ile ilgilenmekle geçse de diğer üç gün yine güzeldi. İnsanın normal de yaşadığı yerin dışında ailesi ile birlikte birkaç gün bile zaman geçirmesi psikolojik olarak iyi geliyor.  İşte buna bir tutam gezme,  bir tutamda deniz, bira, rakı filen de ekledin mi tadından yenmiyor. Denizin biraz daha bünyemizde etki etmesini isterdik amma velakin çevremizdeki güzel insanları dinlemeden, ikarus sendromunun kurbanı olduk. Sayın okuyucu;  hayatın sağladığı çok enteresan bir düzen bulunuyor. Öyle ki bu düzen içerisinde üşenmekten, tembellikten dolayı öğlen sürmediğin güneş kremi, gecenin bir yarısı üşenmeden sürdüğün bepanthene olarak sana geri dönebiliyor.  Hayat tabi ki tecrübelerden ibaret… Yalnız çevrenizdekileri de arada dinlemeniz ve onlarında tecrübelerinden faydalanmanız gerekiyor (İkarus kim lan diyenler için bkz. efendim)...

Ben yandım siz yanmayın… Şimdilik kendinize iyi bakın…
Selamlar…

17 Temmuz 2014 Perşembe

ZAMAN ve YOLCULUK Vol: I


Gün içerisinde Bolu’ya gitmekle kalmayıp dönüşte Adapazarı’na da uğrayarak sabah çıkmış olduğum İstanbul’uma geri gelmiş bulunuyorum. Yaptığım 600 km’nin yanına, havanın sıcak olması, yaptığım işin yeterince stresli olması, bir de garantiden hala gelmeyen pili bozuk ve sürekli açılıp kapanan bir cep telefonu eklendiğinde yorgunluğun dereceleri kat kat artmış, gözlerime sayısını bilmediğim kadar perdeler inmiş bir halde… Yatağımın kenarında duran lambamın loş ışığında,  belki de on yaşından daha büyük ama hala taş gibi vantilatörümün serinliğinde bir şeyler yazmaya çalışıyorum. …
Yazının başlığına bakınca “zamanda yolculuk” gibi bir algı yanılmasına kapılıp bu yazıyı okumaya gelmiş olabilirsiniz. Böyleyse şimdiden ümitlerinizi yıkıp müsaadenizle konuma gelişi güzel bir şekilde girmeye çalışayım. 

Zatı âlim küçük bir çocukken çok sessiz ve ortalama bir çocuk yaramazlığında fakat yine her küçük çocuk gibi ortamını bulduğunda kudurmakta üstüne olmayan bir yapıya sahipti. Aslında yaramazlık yapmak çocuk olmanın fıtratında bulunmakla birlikte anne & babası henüz yedi yaşında boşanan bir çocuğun ergenliğe geçmesi biraz zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Sayın okur aman yanlış anlaşılmasın! Burada amacımız yazımıza dramatik bir hava katıp okunurluğumuzu arttırmak değil, sadece şu an bünyemizde bulunan bir takım özelliklerin teee ne zamanlar üzerimize oturduğunu anlatmaktır. Zaten anne & baba bu olaydan 3 sene sonra tekrar evleniyor. (Gerçi ondan sonra tekrar boşanıyorlar ama artık onu boş verin…) 

Annesi ve abisi ile yaşayan o küçük çocuk o zamanlardan sonra sessiz bir şekilde dünyayı kendince izlemeye ve gözlemeye başlar.  Nedense gözlemlemek ve izlemek konuşmaktan daha bir tatlı gelir ve istemsiz olarak her şeyi incelemeye başlar.(Öyle ki şu an otuz küsur yaşında olan yazarın konuşmasındaki basitliğin ve uzun cümleler kurmamasının sebebinin bu olduğu rivayet edilir.  Üniversite de ve iş hayatına girdikten sonra çevresindeki güzel insanlar sayesinde bu özelliği bir nebze kırılmış amma velakin tam olarak giderilememiştir. Ne de olsa “ağaç yaşken eğilir”miş… )

Küçükken her ne kadar kafanız bir karış yukarıda olsa da hayatın acı tecrübeleri yüzünüze bazen öyle tokatlar atar ki!  Oturup yaptığınız gözlemlerin yanına bir de yorumlar katmaya,  hayatı inceden sorgulamaya başlarsınız. En azından bende sistem bu şekilde işlemeye başlamıştı. Yolculuk ile alakalı hatırladığım ilk anılar ilkokul dönemlerime aittir. Henüz anası babası yeni boşanmış bir çocuk olan ben, evi okula yakın olmasına rağmen boşanmadan önce okula servis ile giderken boşanmanın ardından dedemlerin apartmanına taşınmış ve okula buradan gidip gelmeye başlamıştım. Yazımı okuyan yabancı kökenli arkadaşlarımı tenzih ederek, gâvur ölüsü sırt çantam ile her sabah minibüse binip okula gittiğimi belirtmek isterim. Sınıfımda okuyan arkadaşlarımın yürüyerek geldiği okula,  küçük bir çocuk için uzun olacak bir mesafeden minibüs ile balık istifi gibi gelmek hayata karşı bir isyanın fitilini ateşlemiş, pamuk kalpli olması gereken bir çocuğu isyana teşvik etmişti.  İsyan ettin de ne oldu diyenleri duyar gibiyim. Bunu söyleyenler için hiçbir halt olmadığını belirtmek isterim. Öyle ki hayatımın bir iki senesi okula yürüyerek gidip gelebildim. Onun dışında hep uzak olabilecek yerlerde okudum. Hiç pişman değilim ama üniversiteyi bile Eskişehir’de okuyarak isyanın kaderimde hiçbir halt değiştirmediğini görmüş oldum…  

devamı gelecek....   to be continued efenim...