13 Kasım 2013 Çarşamba

ANAFOD Sokak Fotoğrafçılığı Etkinliği, Sokak Fotoğrafçılığı Nedir? Tavsiyeler....

Geçtiğimiz Pazar günü, dostum Masis Üşenmez ile birlikte üyesi olduğumuz ANAFOD (İstanbul Anadolu Yakası Fotoğraf Sanatı Dostları)’un “Sokak Fotoğrafçılığı” etkinliği çerçevesinde, dernek üyeleri ile “Sokak Fotoğrafçılığı” hakkında yer yer teorik, yer yer de uygulamalı olarak bildiklerimizi paylaştık. Yaklaşık beş saat süren etkinlikte otuza yakın katılımcıyla birlikte Karaköy ve Beyoğlu sokaklarında fotoğraflar çektik, son olarak Tophane’de buluşarak etkinliğimizi sona erdirdik. Ne yaptık, ne ettik görmek isteyen olursa; fotoğraflarımıza bu linkten ulaşabilir.
Eğer biraz araştırırsanız, sokak fotoğrafçılığı ile alakalı internet üzerinde Türkçe ya da İngilizce pek çok teorik bilgiye ulaşılabilirsiniz. Bu sebepten ötürü sizi tekrar tekrar teorik bilgilere boğarak, kafanızı karıştırmak gibi bir niyetimiz bulunmuyor. Sadece az biraz “Sokak Fotoğrafı” nedir bilgi verip, bir de tavsiyelerde bulunursak,  yazı bizim için amacına ulaşacaktır. "Yok, eğer bunlar beni kesmedi, daha fazlasını istiyorum!" diyen olduğu takdirde tarafımla mail yoluyla iletişime geçtiğinde kendilerine istedikleri bilgileri veriyor olacağız. 

 Sokak fotoğrafı, kamuya açık alanda çekilen ve çekildiği çevrenin yaşamını belgeleyen çağdaş bir fotoğraf dalıdır. Belgesel fotoğraf ile kesiştiği noktalar bulunmakla birlikte, onun kadar katı kuralları bulunmamaktadır. 20. Yüzyılda fotoğraf makinelerinin boyutlarının küçülmesiyle birlikte fotoğrafçılar insanların fotoğraflarını haberli ve habersiz olarak daha rahat çekmeye başlamış, böylelikle sokak fotoğrafçılığının temelleri atılmıştır. Henri Cartier Bresson’un elinin değmesiyle sokak fotoğrafçılığı çağ atlamıştır. Üşenmeyip Bresson’un fotoğraflarına internet üzerinden bakarsanız ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Ülkemizden örnek vermek istersek; Ara Güler’in çekmiş olduğu fotoğrafların ülkemizde sokak fotoğrafçılığı için önemli yapı taşları olduğunu belirtebiliriz. İnternet üzerinden Güler'in fotoğraflarının çoğuna ulaşabilirsiniz.

 Tembelilk yapacağınızı düşünüyor ve size kıyamayarak aşağıda iki usta fotoğrafçının birer adet fotoğrafını paylaşıyoruz.
Henrier Cartier Bresson
Ara Güler
 "Peki, tavsiyeleriniz nedir? Nasıl daha güzel sokak fotoğrafları çekebiliriz?" diye soranlar olduğunu duyar gibiyiz. Bunu soranlar için aşağıdaki tavsiyelerde bulunabiliriz.
  1.  Mümkünse yaptığınız her yolculukta fotoğraf makineniz yanınızda olsun. Güzel bir konunun karşınıza ne zaman çıkacağını kesinlikle bilemezsiniz. 
  2. Fotoğraf çekmeye çıktığınızda mümkün olduğu kadarıyla araba kullanmamaya özen gösterin. İlla araç kullanacaksanız toplu taşıma araçlarını kullanabilirsiniz (zira sokak fotoğrafçılığı insan temeline bağlıdır. Bu ulaşım araçlarına bineceğiniz istasyon yada  duraklardaki mekan&insan ilişkisini kendinize konu edinebilirsiniz).
  3. Bol bol yürüme gerektireceği için fotoğraf çekmeye giden kişilerin, günün sonunda acı çekmemesi için özellikle rahat giysiler ve ayakkabı giymesinde fayda vardır. 
  4. Sokak fotoğrafçıları çekmek istediği konuya yakın olmalı, yakından çekim yapmalıdır. Bunun içinde sabit odaklı geniş açılı lensler kullanılmasında fayda vardır. Bu tür lensler aynı zamanda düşük ışık koşullarında da çekim yapmanızı kolaylaştırır. Eğer utangaç bir yapıya sahipseniz ve insanlara yaklaşamam gizli çekim yapmak istiyorum derseniz zoom lenslerde kullanabilirsiniz. Bu tür lenslerin dezavantajı düşük ışık koşullarında ortaya çıkar. Net fotoğraflar çekme konusunda zorlanabilirsiniz. 
  5. Sonradan WB ve poz telafisi yapabilmek için Raw çekin. Fotoğraflarınızı Raw olarak çekmiyorsanız muhakkak makinenizin WB ayarlarını yapın. Fotoğraflarınızın arka planlarının net ve keskin olmasını istiyorsanız F8 – F11 arasında değerler kullanın. 
  6. Çekim yaparken farklı açılar kullanmaya çalışın. Farklı açıların kullanılması mekâna ve çekimin yapıldığı yere göre fotoğrafa farklı değerler katabilir. 
  7. Güzel fotoğraf çekebileceğiniz bir mekân bulduğunuz takdirde; öncelikli olarak mekânda ufak bir gezinti yaparak çekmek istediğiniz konuya göre en uygun açıya yerleşin; makinenizin ayarlarını yapın ve çekmek istediğiniz konuya uygun olarak kullanacağınız lensi makinenize takın. Aksi takdir de çekmek istediğiniz fotoğrafı yakalama şansınız azalacaktır.
  8. Ülkemizde sokak portreleri, gizli çekimlere nazaran daha çok tercih edilmektedir. Yaşlı insanlar ve çocuklar özellikle yeni fotoğrafa başlayanlar için başlıca portre konularıdır! Tabi ki bunlarda çekilecektir ancak kişisel tercihimiz bu tür porteler çekildiğinde, çekilen modelin ya da kişinin yaşadığı ya da bulunduğu çevreninde kadrajın içerisine katılması yönündedir. Bunu şu şekilde biraz açabiliriz belki: Bir çöpçüyü çalıştığı alan yani sokak içerisinde çekmeniz, daha sonra fotoğrafa bakan kişiye çöpçünün iş alanı hakkında bilgi vermektedir. Kısacası modelin mekanla ilişkisini gözler önüne sermektedir.
  9. Bazı insanlar habersiz olarak fotoğrafları çekildiğinde size sert tepki verebilirler. Duruma göre ya fotoğrafı çektikten sonra özür dileyin ya da fotoğrafı çekmeden önce modelinizle ufak bile olsa bir iletişime geçin (göz teması kurmak, gülümsemek, merhaba bile demek karşınızdaki insanı rahatlatacak ve size daha kolay fotoğraf çekme şansı sağlayacaktır). 
  10. Tehlikeli yerlerde fotoğraf çekmek istiyorsanız muhakkak buralara bir ya da birkaç arkadaşınızla gitmeli ve üzerinize dikkat çekmeyen kıyafetler giymelisiniz. 

 Umarım faydalı olur… 

Selamlar…

31 Ekim 2013 Perşembe

Donetsk...

Çok edebi bir giriş yaparak bloğun amacını saptırmak benzeri niyetim olmasa da, kuşağımın sahip olduğu bir özellikten mütevellit melankolik duygular ışığında uzun süredir ara verdiğim bloğumu yazmaya başlıyorum. Hani bazen bir şeylere başladıktan ya da bitirdikten sonra “hayat enteresan lan” gibi düşüncelere dalarsın ya; geçen hafta sonu yapmış olduğum Donetsk seyahatinde de aynı hissiyata kapıldım. Bunun sebebi ilkokul ve orta okulu bitirdikten sonra bilmem kaç yıl görmediğim Hıdır Özel ile bu seyahati gerçekleştirmemdi. Hayat mı diyelim kader mi bilemedim; ama nasıl bir güç yapıyor bilemiyorum bu uhrevi şey, sevdiğin bazı insanlar ile seni ayırıp daha sonra tekrar bir araya getirebiliyor.
Namı Değer Hıdır!
Duygusal girişimizi bir kenara bırakırsak eğer; yaklaşık yüz küsur yıllık geçmişi olan şehrin bir milyonluk nüfusu ile Ukrayna’nın beşinci büyük şehri olduğunu, kendisini ziyarete gidenlere çok fazla turistik alternatif sunamadığını söyleyebilirim. Bununla birlikte sonradan yapılan kentlerin sahip olduğu bir özellik olan planlı yerleşme ve Rus mimarisinin etkileri sonucunda sokak fotoğrafçıları için güzel kareler yakalama şansı bulunuyor. Şehrin beni en çok etkileyen yeri, Forged Figures Park’tı. Sahip olduğu kömür madenlerine sayesinde metalürji anlamında da çok gelişmiş. Bunun izlerini parkta da görebiliyorsunuz. Park içerisinde mitolojik ve hayvan figürleri, küçük köprüler, çardaklar vs.ler bulunuyor.
Forged Figures Park 1
Forged Figures Park 2
Forged Figures Park 3
Forged Figures Park 4
Gezilecek yerlerden biride şehrin en ünlü futbol takımı olan Shaktar Donetsk’in stadyumu Dombass Arena’dır. Şans eseri gittiğimiz gün itibariyle takımın maçını izleme şansımız oldu. Yıllardır fotoğraf makinemi İstanbul’da maçlara götürmek istemiş ama hep korktuğum için götürmemiştim. İstanbul’da bir stat da maça gitmek ne kadar zorsa Donetsk’de bir o kadar kolay. Sadece girişlerde makinenizin boyuna bakıyorlar. Belli bir ölçü sistemleri bulunuyor. Bu sebepten ötürü yüksek zoma sahip lenslerinizi bodye takmanızı maça girerken tavsiye etmiyorum. Maçı izlerken lensinizi değiştirip istediğiniz gibi kareler çekme şansınız bulunuyor. Bununla birlikte Dombass Arena yanında bulunan Park of Liberators’da minimalist kareler yakalama şansınız olabilir.
Shaktar Donetsk Maçı
Stad Çevresi
Shcherbakov şehir parkı, şehrin evlenen çiftleri için önemli bir mekan. Evlenen çiftler buraya gelerek ortasında bulunan köprüye, üzerlerinde isimleri bulunan kilitleri, evlilik tarihleri ile birlikte asarak aşklarını ölümsüzleştiriyor. Benzer bir durum yukarıda anlattığım Forged Figures Park’tada bulunuyor. Köprüyü geçtikten sonra karşınıza güzel altın melek heykeli çıkıyor. Fotoğrafçı olarak park çevresinde sokak performansçıları olduğunu belirtmemde fayda olabilir. İlgilenenler olursa güzel fotoğraflar yakalanabiliyor.
Yeni Evlenen Bir Çift
Evli Çiftlerin Evliliklerini Ölümsüzleştirmek için Astıkları Kilitler
Syvato Preobrazhensky Katedrali Ukrayna’nın en büyük ikinci katedraliymiş. Girişinde yüksek sütun üzerinde yer alan bir melek heykeli (okuyabildiğim kadarıyla Mikhail) bulunuyor. Kendine özgü bir mimariye sahip olan katedralin içinde biz gittiğimizde restorasyon çalışmaları vardı. İçinde fotoğraf çekmek yasak olmakla şehirde muhakkak görülmesi gereken yerlerden biri.
Şehir Katedrali
Yukarıda saydıklarım dışında Dombass Palace, Lenin Meydanı, Pushkin Bulvarı, Artoma Caddesi, Devlet Sanat Müzesi yine görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Şehir ulaşım, gece hayatı ve yemek için oldukça ucuz bir yer olmakla birlikte yaşadığımız sıkıntıların başında İngilizce bilen insan sayısının çok az olması geliyor.

5 Şubat 2012 Pazar

Kışı Sevmemek, Sevememek....

Şifonyerinin üzerindeki küçük lambayı seviyordu. Lamba yandığında odasına loş, mistik bir hava veriyor ve kendini bu loş ışık altında daha güvende hissediyordu. Açık televizyonuna bakıyor arada birkaç satır bir şey yazmaya çalışıyordu. Pazar akşamları ilkokula başladığı dönemden beri ona hep hüzünlü geliyordu. Aradaki tek fark o zaman pazartesi günleri okula gidiyorken şimdi işe gitmesiydi. İnce bir fark bulunuyordu ama hissedilen his aynıydı. Kısacası cuma akşamı kazanılan o tatil heyecanı Pazar akşamı yerini hüzne bırakıyordu.

Nasıl bir esnaf gün sonunda yapmış olduğu hasılatı hesaplıyorsa, pazar günü olmasından sebep geçeirdiği haftayı bir düşündü. Kazandıklarını, kaybettiklerini, yaptıklarını…. Koca haftayı düşündüğünde aklında sadece birkaç olayın kalmış olmasına şaşırdı. Aslında bunlarında kendince sebepleri vardı. İstemeye istemeye müthiş soğuklarda Ankara’ya gitmiş ve sanki savaşa gitmiş bir savaşçının savaşta almış olduğu yaralar gibi, elleri dudakları çatlamış ve patlamış olarak geri gelmişti. Aslında çatlamış dudakları acımasa, Ankara’ya gittiğinin de farkına varmayacaktı.

Haziran ayında doğmuştu. Soğuğu hiç sevmemişti, sevmeyecekti de… Haziran ayında doğduğu için kendisini sıcak bir insan olarak görüyordu. Kendisini sıcak bir insan gördüğü içinde yazı seviyordu. Sıcak bir insanın, yazın doğmuş birinin kışı sevmesi mümkün müydü? Hayır değildi…

Çevresindeki herkes onun kışı sevmediğini bilirdi. Geçtiğimiz ocak ayında ise; küçükken sevdiği kardan, nefret etti. Normaldi de nefreti! Samsun’dan İstanbul’a geri dönerken 8 saatte gelmesi geren yolu kar ve buzlu yollar yüzünden korka korka 12 saatte gelmişti. Aklına küçükken yaptığı kardan adamlar, üniversitede iken fakülteye inen yokuşta GSF’den aldığı mika kaplamayı kızak olarak kullanıp kayması geldi ama bunlar da yüzüne hafif bir tebessüm katmaktan öteye gitmedi. Yaz çocuğuydu o… Kışı sevmedi hiç sevemeyecekti de…

19 Kasım 2011 Cumartesi

Yatmadan Önce Durum Karalamacası

… yanında olmasa da odanın loş ışığına sığınarak, birasından bir yudum aldı, koltuğa oturdu, yorgunluğuna rağmen yüzüne bir tebessüm yerleşti... Tebessüm bir takım düşünceleri, o birtakım düşünceler ise son bir haftadır yaptıklarını hatırlamasını sağladı. Aslında bu kadar çok yapılan işin birkaç saniye içerisinde gözünün önünden geçmesi onu hem şaşırttı hem de korkuttu. Zaman aslında bu kadar çabuk geçmemeli dedi kendi kendine. Ama sızlanmak yersizdi... Çünkü zaman kimsenin dostu değildi ve kimseye vefa göstermek zorunda da değildi... Ona da bugüne kadar hiç göstermedi ve göstermeyecekti de...

Üzerini çıkarırken dolabın aynasında kendine baktı. Saçları dağınık duruyordu. Eliyle bir iki hamle yaparak saçlarını düzeltmeye çalıştıysa da çok da uğraşmadı. Nede olsa gece olmuştu ve biraz sonra uyuyacaktı. Eskiden olsa nasıl uğraşırdım diye de aklından geçirmedi değil. Uykuluydu. Kelimelerin bu kadar geç dökülmesine de sinirlenip birkaç okkalı küfür sallasa da fazla uzatmadı ve birazda meraktan dolayı yazmaya devam etti. Kim bilir kaç kere zamansız gelen ilham perisine söylenerek yazmayı bırakıp uyumuştu sayısını oda bilmiyordu. Bu sefer pes etmeyecekti ve yazdıklarına sabahleyin bakacaktı. Böylelikle gecenin bir yarısı gelen ilhamların gerçekliğini görme şansı olacaktı.

Gecenin sessizliğini seviyordu. Çünkü o var olan sessizlik bir yerde kendi iç sesini daha rahat duymasını sağlıyordu. Sırf bu sebepten ötürü gece geç saatlere kadar ayakta kaldığında genelde hiç müzik açmıyordu. Açtığında ise kendisini yormayacak şeyler dinlemeyi tercih ediyordu. Yalnızlıktan sıkıldığı zamanlarda ise; çok az kullandığı televizyonunun herhangi bir kanalını açıyor ve evde ses olmasını sağlayarak kendince geçici çözümler bulmaya çalışıyordu.

Bir şeyler yazıyordu ama gözleri de yanmaya yavaş yavaş başlamıştı. Yarın için kısa bir süre olsa da çalışacağını hatırladı yine içinden bir iki küfür etti. Tembellik ederek bu kadar yazmanın kendi için yeterli olduğunu ve aklına daha bir şeyler gelirse yarın ekleyebileceğini düşünerek, yazdıklarına son vermeyi uygun gördü…

26 Eylül 2011 Pazartesi

Yalnızlık, Yaratıcılık...

Eylül’ün devrilmesine birkaç gün kala, İstanbul’da sonbaharın etkisini iyice hissettirmeye başladı şu sıralar. Uzun bir süre sonra bu sabah arabada işe giderken üşüdüğümü fark etmekle birlikte akşam yine bir ay önce pencereleri açık, vantilatörlü oturduğum salonumda tüm pencerelerim kapalı olmasına rağmen şort ve tişört ile oturan bu satırların sahibi üşüme sınırında gidip geliyor.
Uzun zamandır tekrardan yazmak istiyordum aslında… Kaç kere denemeye çalıştım, yarıda bıraktım. Bir şeyler illaki engel oldu. Ev tadilatı, abimin evliliği, yurt dışından gelen misafirler, iş yoğunluğu vs.ler derken sanırım algım şaştı ve zaman kavramımı yitirdim. İnanır mısınız Eylül ayının içerisinde olduğumuz bu zamanda geriye doğru baktığımda, geride bıraktığım zaman için aslında tonlarca şey söyleyebilecek olmama rağmen, zamanın nasıl geçtiği, hatta bu aya ne zaman geldiğimiz konusunda da söyleyeceklerim birkaç satırdan fazlası değil. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi insana oldukça korkutucu geliyor düşününce… Farkına varmadan yitip gitmesi… Gün içerisinde, iş ve ev arasında gidip gelen çizgide bunun farkına pek varmıyor insan; ancak eve gelip ayaklarınızı uzattığınız yalnız kaldığınızda bir şeylerin değerini daha iyi anlıyorsunuz. Yalnızlığın zamanı az da olsa durduğunu fark ediyorsunuz.
Çevremdeki çoğu insanı korkutan yalnızlık, zamanı durdurmanın dışında neden bana bu kadar huzur verir diye düşündüğümde sanırım şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki(her ne kadar bende bazı şeyler de yalnız olmak istemesem de) bugüne kadar yaptığım en iyi şeyleri aslında yalnız olarak yapmamdır. Çektiğim en güzel fotoğraflar, üniversitede hazırladığım tezler, yaptığım güzel yemekler, aklıma şu an gelmeyen ve üstesinden geldiğim pek çok şey… Bu yazıyı okuyan herkesin de üç aşağı bir yukarı aynı hislere sahip olduğunu düşünüyorum. Yalnız olmak istememize rağmen; aslında en başarılı ve yaratıcı olduğumuz zamanlar genel de yalnız kaldığımız zamanlar… Tabi bunu istisna olduğu durumlar kendim için de yok değil aslında! Tam olarak kanıtlama fırsatım olmasa da! Özellikle alkol aldığım zamanlar da çakır keyif olduğum için; çok yorgun olduğum zamanlar da kıçımı kaldırıp not edemediğim için nerden geldiğini bilmediğim ama son derece yaratıcı olduğunu düşündüğüm fikirlerimi sabah uyandığımda tamamen unutuyorum(Bunun da herkesin başına geldiğini düşünüyorum : ) ). Otuz yaşıma kadar buna bir çözüm bulamamakla birlikte bu konuda yardımı olabilecek herkesin yardımlarını bekliyorum.

Teşekkürler...
Anıl

23 Kasım 2010 Salı

Sobalar yanıyor Bacalar tütüyor Kuşlar göçüyor Kış geliyor...

Yağmurun ıslık çalan rüzgarla birlikte evimin pencerelerini dövdüğü şu saatlerde, yarın erkenden kalkıp Gölcük’e gidecek olmama rağmen; bir şeyler yazmak adına oturmuş, ne zaman biteceğini bilmediğim bloğumu yazmaya başladım. En son ne zaman yazdığımı bile bilmiyorum. Arada biraz boşluk bıraktık ama bıraktığımız bu boşluğu yine istemesek de yaşanmışlıkla doldurduk hatta taşırdık, yeni şeyler yazmamızı sağlayacak pek çok şey yaşadık... Tabii ki bunlardan madde madde bahsedecek değilim. Eğer ilerde tembellik etmeyim bilmem kaç aydır yazmadığım bloğumu düzenli olarak yazmaya başlarsam eminim bunlardan da bahsedeceğim...

Rüzgarın olayı biraz abartıp, kapıyı pencereyi zorlaması şu aşamada yazdıklarımı etkileyecek gibi dursa da kendimi tamamiyle dış etkenlere kapamaya çalıştığımı belirtmek isterim... Rüzgarın olayı kişiselleştirerek benim bu tüm takmama çabalarımı ortadan kaldırmaya çalışmasını bir kenara koyarak ve üzülerek artık kışın yavaş yavaş kapıda olduğunu belirtmek istiyorum. İster Persophene’nin annesi Demeter’in yanından kocası Hades’in yanına gittiğini düşünün isterseniz de olaya bilimsel açıdan yaklaşarak güneş ışınlarının yengeç dönencesine doğru yavaş yavaş kaydığını düşünün ama kış geliyor... Yazlıklarınızı yavaş yavaş kaldırarak, kışlıklarınızla değiştirmeye hazırlanın, botlarınızı vs.nizi çıkarın ve benim yaptığım gibi soğuk bira kesinlikle içmeyin. Siz belki bayram tatilinin esiri olmuş bir şekilde hiç bir şeyin farkında değildiniz ama geçtiğimiz Cuma gecesi içtiğim biralar ve yediğim soğuk sayesinde kışın gelmekte olduğunu çok önceden fark etmiştim. Fark etmiştim de bir faydası oldu mu diye sorarsanız... Kesinlikle hiçbir bok olmadı... O günden beri yamuk bir şekilde, hafif baş ağrılı, burnumun iki tarafı kapalı ve bol bol baş dönmeli bir şekilde geçiriyorum... muhafazakar kesimden gelen alkolle ilgili eleştirileri bir kenara bırakarak sıcak havalar gelene kadar biranın yerine votka ya da sıcak şarap filen içilmesini tavsiye ediyorum...

Uzun aradan sonra yazılan bloğun kısası makbulmüş... Soğuk geçecek gibi gözüken bu önümüzdeki kış günlerinde zamanımın çoğunu evde geçirip bol bol bir şeyler yazacağımı düşünürken; şimdilik veda ediyorum...

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkürler...

23 Nisan 2010 Cuma

Karıncalar ve Sanat

Ay sonuna doğru, nihayet nisan ayı ile alakalı, bloğuma yazmaya başladım. Aslında çok önceden ne yazacağımı kafamda belirlemekle birlikte tembellik ve üşengeçliğin bir sonucu olarak bunu da bayağı bir erteledik… Fena da olmadı, yazacaklarımızın dışında bir şeyler de eklemiş olduk.

Demeter’in Persophene’ye kavuşmasından mütevellit baharın gelmesiyle birlikte, kör olmayan ve biraz gözlem yapabilen her insanın fark edebileceği üzere; doğa tekrar uyanmaya başladı. Ağaçlar çiçek açmaya, leylekler ve kırlangıçlar tepelerimizde uçmaya başladı. Tamam, itiraf ediyorum henüz İstanbul’da leylek, kırlangıç vs. henüz görmedim ama her bahar olan ve olacak şeyler yüzünden birbirimizi kırmaya gerek yok değil mi! Bu sene ben de baharı ev içinde erken hissetmeye başladım. Evim henüz adam akıllı ısınmadı; ancak bir anda nerden çıktığını bilmediğim bir karınca kolonisi ile yaşamaya başladım. Eksik olmasınlar, mutfakta, salonda, tuvalette nerdeyse her yerdeler ve beni yalnız bırakmıyorlar. Kahve içiyoruz, yemek yiyoruz… Yeri geliyor onlar beni, yeri geliyor ben onları görmezden geliyorum… Güzel komün bir hayat yaşıyoruz…

Bundan birkaç hafta sevdiğim bir arkadaşımın ricası ile küçük, seyircisi az olan bir tiyatro grubu için küçük bir etkinlik yaptık. Biz bile günlük hayatta sevdiklerimizden yaptıklarımızla alakalı güzel şeyler duyduğumuzda seviniyorsak, sahne performansları sergileyenler için seyirci alkışının ne kadar motive edici ve itici bir güç olabileceğini tahmin etmek zor değil. Tabii ki bizim içinde ne olursa olsun sanatçıyı alkışlamak çok zor değil; lakin burada ince bir ayrım, her zaman sorulan klişe bir soru ortaya çıkıyor: Sanat kimin içindir? Yaştan ötürü müdür yoksa anlamadığım şeyler ile alakalı bilinçaltımda başka bir şeyler mi vardır bunun izahatını tam olarak size verememekle birlikte; sanatın halk için olduğunun artık ateşli bir savunucusuyum. Ayrıca bir tiyatro oyununa, bu camiadan olan biriyle de gitmeyeceğim konusunda kendime de söz veriyorum. Oyunu seyrederken ben acıdan ciddi anlamda kıvrım kıvrım kıvrılırken yanımda tiyatro eğitimi alan arkadaşımın oyunu gülerek seyretmesi inanın çok boktan bir duygu. Siz bir şeyler yakalamaya çalışırken, çevrenizde bu camiadan olan insanların kahkahalar atmasının ise gerçekten tarifi yok!

İsim, cisim, detay vererek insanları rencide etmek, kötülemek gibi bir amacım olmadığını eminim sezmişsinizdir. Neticede sanat dediğimiz şey de göreceli bir şeydir kabul ediyorum; lakin genel birtakım doğrularında olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bu konuyla alakalı olarak en son şunu diyebilirim “Sanatsal Ürünler” geniş kitlelere ulaşabildiği, onlara bir şey katabildiği sürece değerlidir!

Evet fark ettiğiniz gibi oyundan hiçbir şey anlamadım...

Herkese Sevgiler…

Mayıs’ta tekrar görüşmek üzere…