5 Şubat 2012 Pazar

Kışı Sevmemek, Sevememek....

Şifonyerinin üzerindeki küçük lambayı seviyordu. Lamba yandığında odasına loş, mistik bir hava veriyor ve kendini bu loş ışık altında daha güvende hissediyordu. Açık televizyonuna bakıyor arada birkaç satır bir şey yazmaya çalışıyordu. Pazar akşamları ilkokula başladığı dönemden beri ona hep hüzünlü geliyordu. Aradaki tek fark o zaman pazartesi günleri okula gidiyorken şimdi işe gitmesiydi. İnce bir fark bulunuyordu ama hissedilen his aynıydı. Kısacası cuma akşamı kazanılan o tatil heyecanı Pazar akşamı yerini hüzne bırakıyordu.

Nasıl bir esnaf gün sonunda yapmış olduğu hasılatı hesaplıyorsa, pazar günü olmasından sebep geçeirdiği haftayı bir düşündü. Kazandıklarını, kaybettiklerini, yaptıklarını…. Koca haftayı düşündüğünde aklında sadece birkaç olayın kalmış olmasına şaşırdı. Aslında bunlarında kendince sebepleri vardı. İstemeye istemeye müthiş soğuklarda Ankara’ya gitmiş ve sanki savaşa gitmiş bir savaşçının savaşta almış olduğu yaralar gibi, elleri dudakları çatlamış ve patlamış olarak geri gelmişti. Aslında çatlamış dudakları acımasa, Ankara’ya gittiğinin de farkına varmayacaktı.

Haziran ayında doğmuştu. Soğuğu hiç sevmemişti, sevmeyecekti de… Haziran ayında doğduğu için kendisini sıcak bir insan olarak görüyordu. Kendisini sıcak bir insan gördüğü içinde yazı seviyordu. Sıcak bir insanın, yazın doğmuş birinin kışı sevmesi mümkün müydü? Hayır değildi…

Çevresindeki herkes onun kışı sevmediğini bilirdi. Geçtiğimiz ocak ayında ise; küçükken sevdiği kardan, nefret etti. Normaldi de nefreti! Samsun’dan İstanbul’a geri dönerken 8 saatte gelmesi geren yolu kar ve buzlu yollar yüzünden korka korka 12 saatte gelmişti. Aklına küçükken yaptığı kardan adamlar, üniversitede iken fakülteye inen yokuşta GSF’den aldığı mika kaplamayı kızak olarak kullanıp kayması geldi ama bunlar da yüzüne hafif bir tebessüm katmaktan öteye gitmedi. Yaz çocuğuydu o… Kışı sevmedi hiç sevemeyecekti de…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder