1 Mart 2010 Pazartesi

Hastalık, Soğuk vs...

Ateşli, şiddetli baş ağrılı bir pazarın ardından, halsiz ve başdönmeli bir duruma terfi etmenin mutluluğuyla arada bir kalkıp dolanma isteğime rağmen yine yatağımda buluyorum kendimi. Oysaki cumartesi günü nasıl da hevesle çıkmıştım dışarıya… Kabul ediyorum, tamam biraz üşümüştüm akşam; ama herkes taksime giderken ben eve doğru dönüyordum… Bu yüzden pazar keyfi bu şekilde azaba dönüşmemeliydi sanki…

Soğuktan bildim bileli nefret etmekle beraber kendisiyle ilgili ilk ciddi deneyimlerimi üniversiteye başladığım 1999 yılında kazanmaya başladım. O zamana kadar İstanbul’da eksili dereceleri fazla görmemiş bendeniz, bir anda Eskişehir’de eksi on beşleri görmekle birlikte ne yapacağını şaşırmış durumda kat kat giyinmeye başlayarak yaşamaya çalışıyordum. Çalışmakla birlikte ilk psikolojik yenilgimi de aynı yıl içerisinde aldım. Ramazan olduğunu hatırladığım 2000 yılının kış ayları içerisinde bir gece İstanbul’dan Eskişehir’e dönerken şu anda hala oturmuş olduğum Pendik’te erken gelen trene yetişme çabalarım sonucunda, sırtımdaki çantalarla attığım depardan dolayı terden sırılsıklam olduğumu hala unutamam. Trene bindiğimde nedense üzerimi değiştirmek yerine kaloriferin yanında bulunan sıcak koltuğumda misler gibi uyumayı tercih etmem bir yerde benim için sonun başlangıcı olmuş, hayatımda soğuğa karşı ilk ama belki de en büyük golü yememi sağlamıştı. Şu sıralar İstanbul-Ankara arası çalışan trenler biraz bakımdan geçirilmişse de o zamanlar Başkent ekspresi dışında adam akıllı da tren bulunmuyordu. Kalorifer dediğimiz şeyinde bir ayarı bulunmadığı içinde yandığı zaman hamamdan daha beter sıcak, yanmadığı zaman ise buzhane gibi soğuk bir vagonla yolculuk yapabiliyordunuz. Şansıma yanan bir kalorifer denk gelmekle birlikte 5 saat süren yolculuğumun sonunda uykulu ve yine terden sırılsıklam olmuş bir halde yolculuğu tamamladım. Trenden indiğimde başta aslında her şey çok iyi olmakla birlikte birkaç adım sonra soğuğun içime işlediğini birkaç metre sonra ise zangır zangır titrediğimi anımsarken, kendimi yurda nasıl atıp, odamdaki kalorifer peteğime yapışmış bir şekilde çömelmiş oturduğumu kesinlikle hatırlamıyorum. Aslında kaldığım yurt da Eskişehir Gar’ına 60 bilemedin 70 m. uzaklıkta olmasına rağmen 60 – 70 m. mesafenin benim için bu kadar uzun olabileceğine ömrü hayatımda inanmazdım. İlk yıl böyle tecrübeler yaşamak psikolojik anlamda yenilgi tattırmışsa da Eskişehir’de kaldığım 6 yıl boyunca bu tarz benzer bir şey yaşamamış olmam bir yerde sanırım o cephede savaşı benim kazandığımı gösteriyor… Soğukla ilgili son söyleyeceklerim yılda bir iki kere kar görüp soğuğa karşı sempati duyanlara: Kardeşim soğuk kötü bir şeydir. Hasta yapar, yataklara düşürür (beni düşürdüğü gibi)... Alın aklınızı başınıza bir iki kar tanesinin esiri olmayın gerçek kar kar kürelerinde gördüklerinize benzemez! Asıl olan güneş, deniz ve kumsaldır…

Karaköy’den vapurla karşıya geçerken gözlerim bir dışarıdaki manzaraya bir pencerenin camından yansıyan ve karşımda oturan iki teyze ile çocukları ile oturan bir babaya kayıp duruyordu. Normalde her türlü vasıtalı yolculuklarda kitap okumama rağmen keyifsiz olduğum için bu seferlik biraz kaçamak yapmak isteyerek etrafımdaki insanları dinliyordum. Konuşmalarından İstanbul’da yaşamadıklarını anladığım teyzeler durmadan İstanbul’dan bahsederken; temiz uzun saçları ve sakalıyla -normal bir baba görüntüsünden son derece uzak ama ileride olmak istediğim tip de olan- baba ellerindeki playstationun paylaşımı yüzünden sürekli birbiriyle didişen çocuklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Neyse ki büyük olan kız bir süre sonra çantasındaki kitabını çıkararak okumaya başlayarak karmaşaya bir son verdi ve biraz huzura erdik.

Akşam eve geldiğimde abimle birlikte oturup birkaç maç seyredip şarap içtim. Şarap soğuk yediğimi hissetmeme mi sağladı ya da üzerimde hastalığın şiddetini arttırıcı bir etkiye mi yol açtı tam olarak bilmiyorum. Tek hatırladığım yattıktan sonra gecenin bir türlü bitmeyişi ve sanki kafamın arkasına yaş odunla vurmuşlar gibi bir baş ağrısı idi… Siz siz olun bu garip gibi kanmayın havalara.. Sıkı giyinin…

Okuduğunuz için teşekkürler…

Sevgiler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder